Eric Cantona olmak.

Uzunca bir zamandır yazmıyordum. Aslında yazacağım, aktaracağım o kadar şey var ki: bunları zaman içerisinde az ve öz olma niyetiyle paylaşmanın, aktarım süreci için en yararlı olanı olduğuna kanaat getirdim ve daha da uzatmadan yazıyorum. Bugün sizlere, Eric Cantona olmak deyiminin benim için ne anlama geldiğini ve bu anlamın bana zaman zaman doğru tercihler yapmama olanak sağladığı gibi, zararlar verdiğini aktaracağım.

Arka planda Hey Rosetta!- What Arrows şarkısı çalıyor şuanda.. Şarkının cidden büyüleyici, sorunlardan uzak bir ortam yaratma aurası var. Ya da ben o şekilde hissediyorum:-) Böyle bir ruh halinde, esasen en umutlu olduğum anı yaşıyorum. Aynen gökkuşağı öncesi, yağmurun yağması gibi:-) O nedenle Eric Cantona’da benim için aslında böyle bir kişilik. İlk Eric Cantona’yı, teyzemin oğullarından biri olan Ali abimden duymuştum. Fenerbahçe (o zaman fb li idi, bir iddia sonucu gs li oldu:) ile Manchester Utd. şampiyonlar liginde oynayacaklardı ve sanırım maç o zaman ki adı şükrü saraçoğlu stadındaydı. Bana Eric Cantona’nın ne kadar yetenekli ve güçlü bir oyuncu olduğunu anlatmıştı ve de çekingecelerini paylaşmıştı tuttuğu takımın taraftarı olarak. O gün ki anılar aklıma takılmıştır hep. Bir oyuncuyu ya da kişiyi bu kadar güçlü yapan şey ne idi? Aklımda ki tek soru bu olmuştu. Cevabını bilmeme ve zaman zaman aynı hissetiğimemize rağmen hala da bu soruyu sorarım keşfedilecek birşey var mıdır diye:-) O ifadelerden sonra ilk Eric Cantona’yı hissettiğimde eğitimini görmüş olduğum Lise’de bir maçta hissetmiştim. Lise 2 deydik ve Lise 1-2-3 ler olarak turnuva maçındaydık. Açıkcası kilolu geçen, tombiş geçen ilköğretim hayatım dan yeni yeni sıyrılıyor, futbolda ki yeteneklerimi yeni yeni tanımlıyordum. Bir top kaybından sonra, yenilgiyi kaybetmeyip topu kazanıp, çalımlar ardından da güzel bir vuruş ile takımımı öne geçirmiştim ki bunu yaptıktan sonra belki de 2 hafta insanlar benim hakkımda konuşmuştu. Bunlar güzeldi ama yenilgiyi kabul etmemek, doğru bir şekilde kazanma arzumu körüklemiş olmam beni daha ciddi motive ediyordu. Sıradan yaklaşımlardan ziyade aykırı yaklaşımların beni cezbettiğini hissetmeye başlamıştım. Çalım atıp, uzaktan jenerik gol atmak ve daha da önemlisi maçı kazandıran adam olmak baktığınızda aykırıydı ve özeldi. Eric Cantona’nın futbol hayatı çok fazla çalkantıyla geçti. Burası doğru, hatta kimilerine göre problemden başka hiçbirşey değildi. Ve Alex Ferguson’un elinde, problemden çok daha iyiye dönüşebildiğini kanıtladı her ne kadar bir taraftara uçan tekme atmış olsa da. Attığı goller, tepkiler, hepsi aykırıydı. Fakat onu bu kadar aykırılığa iten ne olabilir diye aklıma soru geldiğinde cevabı, cevab sekmesine tıklayarak anlayabileceğiniz düşünüyorum ve de ifade ettiklerine katılıyorum.

Konumuza geri dönersek ‘Eric Cantona olmak’ ile ilgili yapıcı bir anımı anlattım. Bir tane de yapıcı olmayan bana zarar veren bir davranışımı anlatayım istiyorum. Yine futboldan konuya gireceğim. Yaklaşık 7-8 sene önce, oturduğum muhitte bir halısaha turnuvası vardı ve biz de arkadaşlar olarak o turnuvaya katıldık. Takım da forvet, forvet arkası pozisyonda bazen ise oyunun gidişartına göre kenarlardan içe katacak pozisyonda oynuyordum. Yanlış hatırlamıyorsam, grup maçlarının sonuncusuydu ve kazanmamız gerekiyordu ki emin değilim ama emin olduğum tek şey takındığım o tavırdı. Haklı ya da haksız da olsam şuanda o tavrı asla gerçekleştirmezdim. Takımımın en iyi oyuncularından biriydim ve bizler orada arkadaştık. Takımda bir arkadaşım ile anlaşamıyordum ve açıkcası bir pozisyonda topu bana atmadı diye, küfürlerle, bensiz sıkıyorsa bu maçı kazanın diyerek sahadan çıktım. Takımım maçı kazanıp kazanmadığını hatırlamıyorum. Çünkü o sinir hali ile, banyo alıp nargileye gitmiştim. Sinirlerimi yatıştırmıştı. Fakat o videoda da göreceğiniz üzere, Eric’in Eric olması için kendince nedenleri olduğu gibi Furkan’ın da Furkan olmak için kendince nedenleri olmasıydı. Eric Cantona olmak deyimini hala kullanıyorum, hissediyorum, şuursuzca doğru olduğunu bildiğim konularla ilgili tepkimi koymak istiyorum fakat uzun vadede sonuç üzücü oluyor. Bana göre, bugün yetenekleri, yapabilecekleri bakımından bana göre Eric Cantona, Lionel Messiden daha üstün fakat birinin kararları yapıcı, diğerinin çoğunlukla yıkıcı oldu. O bakımdan Lionel Messi algısı çok daha pozitif. Fakat hala, maç oynarken Eric Cantona olmak deyimini takımım bu maçı kaybetmemeli, iyi ve güzel mücadele ederek kazanmalıyız sonucu ile birleştirerek yaşıyorum. Açıkcası hala keyif veriyor:-) Şunu hep hatırlamak gerekli, hepimizin için bir iyi Eric ya da kötü Eric var. Hangisini seçip seçmeyeceğimiz bize kalmış. Bazen kötü bir algıyı ya da kötü algılanan kişilere karşın zaafımız olabilir ama onu yorumlama şekilimiz bize hiç hayal etmeyeceğimiz güzel şeyler verebilir, kazandırabilir. Eric Cantona olmak deyimi ben de, benim seçimlerimle doğru orantılı bir şekilde, bu etkiyi yaptı. İyiye yöneldim ve onun iyi olduğu, güzel olduğu niteliklerinde ki hissiyatı, iyi ve güzel şeyler yaparken hala yaşadığımı düşünüyorum ve bunu kötü birşeyle karşılaştığımda da kontrol ediyorum ve de seçip, seçmeyeceğim birşey bana ne sonuçlar verebilir ihtimalini düşünüyorum.

Son olarak, Eric Cantona benim gelişimim için önemli bir karakterdi. Özellikle o kadar ciddi yetenek ve algıyla çok daha fazla etki yaratacakken sadece manchester utd. nin efsanevi 7 numara akımını başlatmayı tercih etmesi, benim aklımda kalan en önemli bulgudur. Önemli olanı herkesin kendi macera ve yolculuğunda kendisi gibi hisseden, başından kendisinin yaşadığı olaylara yakınını yaşayan super kahramanları bulmak ve hissetmek olmalı. Ondan sonra ise, o histen alınacak dersi alıp, iyi ve kötü durumlarda o hissi nasıl kullanacağına karar vermiş olmalı. Benim için özünde ‘Eric Cantona olmak’ böylesine havalı ve güzel duyguları ön plana almaktır ki bu önplana alma sürecinde, çok kötü duygu ve düşünceleri uygulamayı da düşünüyor, yaşıyor, analiz ediyor olmama rağmen. Eric Cantona olmak için aynı titreşimde hissetmek gerekiyor. Yoksa hissedemessiniz.

 

 

Değerlendirmelerimiz bazen çok ilginç olmuyor mu?

Öncelikle herkese iyi haftalar dilerim. Değerlendirme kelimesinin Türk Dil Kurumunca anlamını sizlere aktardıktan sonra paylaşımlarımı yapmak istiyorum. TDK’ya göre; ‘Bir şeyi yerinde ve yararlı bir yolda kullanma, kıymetlendirme ve bir şeyin özünü, önemini, nitelik ve niceliğini saptamak.’ anlamını taşımaktadır. Anlamını incelediğimizde ‘değerlendirme’ yapıyor isek, bu ölçüte göre yapmak gerekmez mi?

03.12.2017 tarihi günü saat 19.00 sularında arnavutköy yolundan Bebeköy MAC spor klübüne spor yapmak için gidiyordum. Yolda giderken bir veteriner tabelasına rastladım ve scottish fold cinsinde erkek cinsiyetinde olan kedimiz için acaba bir takip cihazını içinde barındıran tasma ya da deri altı takip cihazı gibi bir cihaz almayı, yaptırmayı istiyordum. Çünkü kedimizin çiftleşme zamanı geldi ve geçiyor. Buradan hareketle, o dükkana girdim ve sıkıntımı, olası çözüm önerilerimi söyledim. Karşılığında aldığım tek cevap, kedimizi kısırlaştırmamız gerektiği oldu. Zaten çiftleşecek bir kedi bulamadık çevremizden, ona mı üzülelim yoksa bürokratik engel ve düşünme engellerinden dolayı veteriner (Hayvan hastalıkları ile ilgilenen doktor, baytar – TDK’ya göre tanım) arkadaşımızın tek cevabı bu oldu. Sonuçta veterinerlik ve pet shop kavramlarının iki birleşik kavram olmadığını biliyorum fakat yüksek lisansımı yaptığım ülke ve o ülkenin eyaletinde veterinerlik ve pet shop aynı çatı altında işletiliyordu. TDK ya göre hayvan hastalıklarına çözüm bulacak, bulmaya uğraşacak kişi anlamını taşıyor veteriner kelimesi. Fakat dün gördüğüm görüntü cidden hem kişi adına üzücü, hem ülke adına hem de hayvan dostlarımız adına üzücü bir görüntüydü. Muassır medeniyetler olarak nitelendirdiğimiz bazı ülkeler, Osmanlı devleti olduğumuz zaman medeniyetin sözcük anlamını arayıpta bulamıyor durumda idiler. Fakat şimdi ki süreç sanki tam tersine dönmüş gibi. Tabi bu ifadem, değerlendirmem tamamen gerçeklere dayalı, yapılan anket ve bilimsel ölçümlere dayalı. Değerlendirme kelimesinin anlamını hangi konuyu ele aldıysak ve orada kullanıp ölçütlendirdiysek, kesin kes fayda üretiyor olmalı konusunda sanırım hemfikiriz. Bugün veteriner ağırlıklı olarak, sadece kesip biçmekten para kazanıyor ki bu ifadeyi bana kullanabiliyor. Tabi bu ifadeyi kişi bana söyledikten sonra, cevabım çok netti; ‘Sizin böyle bir sıkıntınız olsa ve çözüm araştırmak yerine size kısırlaştıralım sizi desek ne hissederdiniz ya da düşünürdünüz (insan varlığı ile hayvan varlığı arasındaki en önemli donanımsal özellik. Fakat ortak paydamızın hisler ve bazı durumlarda düşünme özelliğimizin olduğu ölçümlenmiştir. Buradan hareketle, İnsan varlığına bu kadar benzeyen bir varlığın, hayvanların bu kadar soyutlanması, ortak paydalarımızdan biri olan duygudan yoksun bir şekilde hareket, kararlara maruz kalması anlaşılabilecek bir olgu değildir.), tek çözümün bu olmaması gerekiyor’ dedim. Fakat karşı taraftan daha garip bir cevap geldi; ‘Kısırlaştırmanın bilimsel olarak, daha yararlı olduğu gerçeği var.’ Bilimsel bulgular hava da uçuşuyor resmen. O cevaba karşılık vermek yerine, ‘Sağlık olsun, iyi geceler’ diyerek cevap verdim. Fakat beni ciddi ciddi düşündürdü bu konuşma. Evet biz insanlar olarak, hayvanları çokta seven insanlar olarak geçmişte bu durumlara karşı sessiz kalmış olabiliriz. Kaldı ki protesto kavramını da çok doğru bulmuyorum. Onun yerine çözüm önerisi ve aksiyonu ile ilgileniyorum. Bu yaşadığım deneyimden sonra içimden şöyle bir hissiyat geçti; ‘Kafamda planladığım geleceğe doğru giderken, maddi ve zamansal anlamda rahat bir konjöktürde olursam bu konuda çözüm oluşturacağım.’ Ve belki de bu nedenle BATMAN olmak isteği hep içimde vardı. Bu hissiyattaki ana fikir nedeniyle, sadece dövüşen ya da para gücünü kullanmak yerine farklı rollerin bir çatı altında toplandığı bir süper kahraman ve bir mentor olmak istedim.

Son olarak, veteriner ve pet shop yapılarının incelenmesi ve tabir-i caizse ilgili devlet makamlarının, denetleyici olmaktan ziyade yönlendirici olması gerektiğine inanıyorum. Sonuçta insan iradesi ile geliştirilmeyen toplum, uzun vadede kaybetmeye mahkumdur. Bu sözü demişken, aklıma Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çok değerli bir cümlesi geldi; ‘Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir.’ İlimle, irade ile, ruhsal olarak inançla çözümlenilmeyecek bir konu, sıkıntı yoktur hele ki tüm kainat insan varlığına hizmet ediyorken. O nedenle, veteriner ve pet shop konusu, dayatma çözümlerle dolu olmamalı. Gerçekten fayda üretmeli yoksa bize hizmet eden kainatın varlıklarından olan hayvan dostlarımızın türleri yok olacak, bildiğimiz ve bilmediğimiz nice özelliklerinden mahrum kalıyor olacağız. Bunun olmasını anlamlandıramıyorum, sanırım hiçte anlamlandıramayacağım.

Yazılarım

Garip Bir Düzen

Açıkcası, bu başlığı atarken çokça düşündüm. Üzücü olan durumları bu şekilde nitelendirmek doğru mu yoksa yanlış mı diye, başlığı irdeledim; nihayetinde doğru bir ifade olduğuna kanaat getirdim. Bu başlığı attığım an, Laleli/Yenikapı da ki Fimka markamızın ana üssünde 6. katta kendi ofisimde otururken düşünüyorum. Dijitalliğin bu kadar içimize girdiği bir dünya düzeninde en ufacık bir konuyu bile yüzyüze konuşmak zaman kaybı değil mi? Oysa o zamanı, bilmediklerini öğrenmeye kullansak bence harika olurdu.

Laleli burası diye bir ifadeyi duyalı yaklaşık 9-10 yıl olacak. ‘Laleli burası’ ifadesini ‘this is sparta’ ifadesine yıllardır benzetiyorum. İnsanımız, alışkanlıklarından vazgeçmeyi bile düşünmüyor, sorgulamıyor ve bunun çokça sosyolojik nedeni var ve inanın anlıyorum fakat ülkenin geleceği ya da fasoncuların çalışan/nitelikli çalışan bulamadıkları tekstil eko sisteminin geleceği aklıma gelince içimden; ‘bunu sorgulayın bari’ diyorum. O an cebimize girecek para ile yıl sonu bir daire daha az alsak olmaz mı? Bu garip düzen bana bu soruları sordurtuyor ve eskiden herşeyi öğrenebilmek, anlayabilmek adına cidden bitmek bilmez bir tutkum olduğu gerçeğini arkadaşlarım bile net bir şekilde göremiyordu:) ya da o an tutkumu göstermemeyi birşekilde başarıyordum fakat ‘Laleli burası’ ifadesini duyduğum zamandan bu yana, öğrendiğim, öğrenmeye başlayacağım şeylere karşın bir dikkat kesildim. Çünkü, herşeyi bilmenin, öğrenmenin mutsuzlukla eşitlendiği bir dünya düzeninde, Laleli’de marka olmuş ya da o şekilde nitelendirilen bir şirketin yönetim kurulu üyesi olmak; mutsuzluğumu sanki ikiye katlıyor gibi gözükmekteydi. Ve bu garip düzeni iyileştirmek adına ya varımı yoğumu koyacaktım ya da bir çatallama yapıp, enerjimi bölüp, böldüğüm yerlere göre sınırlayacaktım. Maalesef ikinci söylediğime karar verdim. Ama ayırdığım enerji ile de bu garip düzen de ne gibi fark yaratabilirim onu düşünüyorum, ona göre planlar yapıyorum. Doğru olanı yapma arzumdan vazgeçmedim sadece istediğim/ düşlediğim yaşantıyı elde edebilmek adına seçim yaptım. Yüksek Lisans’ımı bitirip, ülkeye geldiğim andan itibaren bazı algıların değiştiğini görüyorum fakat bu kadar yavaş değişmesi ve başta ABD, ÇİN gibi ülkelerin vatandaşlarının ne gibi oluşumlara gittiğini okumak beni daha da üzüntülü hale getiriyor. Hem ülkece, hem kendi etkimin bir nebze olsa da ulaştığı çevre/çevrelerimin bu gelişmelere karşı, avare avare sadece anı, günü, ayı kurtarmayı hedeflemesi benim ağrıma gidiyor. Laleli’de diğer YK üyelerine ya da yaşamını bu bölgeye adamış insanlara göre daha az vakit geçirmiş olabilirim fakat yaşıtlarıma göre Laleli’yi deneyimlemek gerçekten hayatta kalabilmenin, yaşama devam edebilmenin ne anlama geldiğini, hayatta kalma genini nasıl harekete geçireceğini bilmenin ne demek olduğu anlamını taşıyor. Bu açıdan şanslı ve doğru bir tercihte bulunmuşum diyorum, fakat şuanda 30 yaşındayım. Yaşım bir çok kişiye göre genç. Oysa bu kadar mutsuzluk havuzunun içerisinde genç olduğumu hissetmiyorum. Biyolojik olarak yaş 30, ruhsal olaraksa 40-45 yaşları arasında bir yerde olduğumu hissediyorum. O nedenle, biyolojik olarak ana planlarımı bitirmiş bir şekilde 40-45 yaşı arasına gelmeyi hedefliyorum. Bu bağlamda, şuanki sorumluluğum http://www.fimkastore.com (Aile içerisinde) websitesini, global bir e-ticaret sitesine dönüştürmek. Bu sorunun cevabını, bu bilgilere sahip olmayan/olamayan insanlar topluluğuna nasıl anlatırımı sorguladığımda, o kadar bilgiye sahip olsam da bilmiyorum cevabı dilimin ucuna geliyor. Bu nokta da  üretebileceklerimin yanında üretemediklerim aklıma ister istemez geliyor. Bu hayat denen yolculukta, Eşim Sn. Sinem KÖSELİÖREN’in iyi ki yanımda olduğuna şükür ediyorum. Çünkü, saygı, değer verme/gösterme benim için çok önemli kavramlar, bu kavramların eksildiği bir yer olarak Laleli’yi görmek hayatımın belli ve önemli zamanını burada geçirmiş bir birey olarak gerçekten üzücü hissettiriyor. Bir garip düzen tanımı içinde hüznü de barındıyor, sorgulamayı da barındırıyor. Benim bakış açımdan, sorgulamayı seçen bir birey olarak bu düzenin iyi yönde gelişmesi gerektiğine ciddi derecede inanıyorum ve olması için ayırdığım enerjimin tümünü kullanıyor olacağım.

Bu garip düzen, belki bugün değişmeyecek ama ya dönüşmeyi öğrenecek ya da yok olup gidecek. Bu durumun götürdüğü ya da gittiği yön itibariyle, maalesef gerçek bu. Ya da bir takım simsarların dediği gibi, bir müşteri gider, bir müşteri gelir. Halbuki birazcık vizyonla, birazcık inançla, bu işi globalleştirebiliriz ve bu sayede de anı yaşama döngüsünden çıkabiliriz. Zaten tüm problem de bu. Bu döngüde kalınma arzusu. Bu döngüden çıktığımız an ‘Laleli burası’ diyen insanların olacağına inanmıyorum. Hadi hayırlısı.