Özgeçmiş

Açıkçası buraya pdf, word vb gibi dosyalar eklemek istemedim. Çünkü herhangi bir işe başvuru methodu o olsa da burada geçmişimin özü ile ilgili bilgiler paylaşacaksam, yaptığım işi ve oradan elde ettiğim deneyimleri paylaşayım istedim. Bu sayede, fikriniz olabilir diye düşündüm. O açıdan aşağıda özgeçmişim ile bilgileri sırasıyla görüyor olacaksınız.

Linkedin.com’da yazan bilgilerimi aktarmamın yanısıra, yazılı olmayan bazı girişimlerimi de aktarıyor olacağım.

9-10 yaşında ki bir ticari deneyemim hakkında bilgi vermek istiyorum. Babam, tekstil üreticiliği ve al-sat gibi işler aracılığı ile başarılı bir işadamı olma yolunda ilerlerken bazı kayıplarda, başarısızlıklar da yaşadı. O başarısızlıklardan biri olan Taccony isminde bir markamızın elde kalan ürünlerini satmaya başlamıştım. O satış deneyimim 4 gün sürdü ve hatır gönülle 2 adet şort satmıştım, birinde de kızkardeşim bana yardımcı olmuştu:) O gün öğrendiğim 3 adet deneyimim vardı.

Birincisi; Ben ürünleri satarken, benimle aynı maddi zenginliğe sahip arkadaşlarımın anlamsızca tavırları ve o tavırlarla nasıl mücadele etmem gerektiği ile ilgili düşünmeye başlamamdı. Sonuçta yapabildiğiniz müddetçe etki-tepki sürecini iyi yönetirseniz, karşınızda ki kişi kontrolü kendinde zannedecektir ve bu sayede hedeflediğiniz sonuç ne ise ona ulaşmak mümkün olacaktır. O an bu şekilde davranmamıştım. Eve geldiğimde anlamsızca ağladığımı hatırlıyorum. Bana göre en önemli deneyimlerimden biri buydu.

İkincisi; Kız kardeşimin, ürünleri satarken bana olan desteği, kardeşlik yapma arzusu. Tam olarak salt bir şekilde kardeşlik yapmıştı belki de başkalarına göre ablalık olarak nitelendirebileceğiniz bir olgu. Sevdikleriniz sizin için hiç beklemediğiniz şeyler yapabilir gerçeğine dair çok yerinde bir deneyim olmuştu.

Üçüncü olaraksa; Ticarette bazı yaklaşımlar vardır. İş planını yapabilirsiniz, hatta yapmanız da gereklidir. Fakat başarılı yaklaşım bilgi, birikim ve inancın bir araya gelmesinden oluşur. O gün ki satış deneyimimde sadece tezgah vardı, benle kızkardeşim sırayla, bazen birlikte tezgahın başında günde ort. 8 saat duruyorduk ve öğle yemeğimiz yarım ekmek köfte ile coca-cola idi. Satış yaklaşımı gerçekte yoktu. En başta inanç sonrasında ise hedef, moda akımları, o ürünün en güçlü yanı neydi, ona odaklanarak pazarlama vb gibi süreçleri düşünmemiştik. Belki kültürümüze göre 9-10 yaşında ki bir çocuk ne anlasın bunlardan deniledebilir. Fakat çok önemli bir gerçek vardı. O güne kadar anne ve babamın yönlendirmeleri ile yaşamıştım. Daha doğrusu, yönlendirmeler sayesinde ya da korumacılık sayesinde hareket etmiştim. Artık bir yönlendirmeden ziyade, babamın o zaman için iflas ettiğini, annemle ayrılığa yaklaştıklarını idrak ediyordum. O nedenle ya ikisi de olmassa ne yapmalıyım sorusu bende ciddi derecede güçlenmişti. Tabi bu soru güçlenirken bir taraftan onlara da kızıyordum. Sorunları her ne olursa olsun, onların geleceklerinden biri ben, diğeri de kızkardeşimdi. Bunu nasıl göremezden gelebildiklerini gerçekten anlayamamıştım. Dolayısıyla, üçüncü olarak satış başarısızlığım ile nasıl çaresiz kaldığımı anlamıştım. Bunu anlamak duygusal olarak hem zorluydu, hem de şuan bakınca beni ben yapan başlıca duygulardan biri olmuş diyorum.

Bu önemli aktarımdan sonra, aralarda kendimce deneyimlerim oldu, bu deneyimleri de yazılarımın bazılarına saklamayı tercih ediyorum, o nedenle özgeçmişim de yazılanlara geri dönerek ne gibi faydalara kendimce sahip oldum. Bunu aktarmak istiyorum.

Haziran 2006-Eylül 2006 tarihleri arasında Six Flags Texas’a bağlı olan bir aquapark, Hurricane Harbour’da çalışmaya başladım. Bu iş, açıkcası ingilizcemi geliştirmek ve para kazanmanın yanısıra da biraz dolaşabileceğim bir eventti. 3 aylık yaz tatilimi, work&travel programında değerlendirmeye karar vermiştim. Ve bu karar sonucunda, aldığım bazı riskler, öğrendiğim değerli bilgiler olmuştu. Ticari ve yönetimsel becerilerim kısmı ile ilgili bilgi vermeden önce şunu ifade etmek istiyorum; O yaz, ingilizce hazırlık sınıfını bitirerek o eğitime gitmiştim en azından ailem o şekilde biliyordu:-) Son sınavda uyuya kalmıştım. Ve evim Gürpınar’daydı, Beylikdüzü olarakta bilebilirsiniz:) Oradan sınava annemin aracını kullanarak geldim (geç kaldığım için yalvar yakar aracı almıştım, normalde 3 vesait, gürpınar-avcılar, ido feribotları ile kadıköy oradan da acıbadem olarak gidiyordum.) fakat sınava başlamış olmasına rağmen en son giriş yapabileceğim sürenin üzerinden de 30 dk geçmişti. Açıkcası hocama da yalvardım, Berrin Hoca idi:-) Gerçekten sert gözükmesine rağmen, şeker gibi bir insandı. Fakat kuralı o da bozamazdı. Amerika sonrasına tekrardan sınava girmem gerekiyordu. Dolayısıyla, kimseye birşey söylemeden Dallas forth worth kasabasının arlington köyüne gittim:) Gider gitmez, wallmarttan bisiklet satın aldım. Hatta güzel olanı, 3 ay sonra herhangi bir kusur ile bisikleti iade edip paranı alabiliyor olmandı. Fakat bizim Türk arkadaşlar, işi piyasaya çevirdi. Bunun üzerine ben de şu şekilde hareket ettim. Olay ortaya çıktığında, acele etmedim ve bisiklet sen de kaldı dediler. Durumun üzerinden 1 hafta geçtikten sonra, ipod almak istediğimi ve sizin var olan politikanız doğrultusunda bisikletimi de takasta kullanmak istiyorum. Çünkü 3 haftaya gidiyorum dedim. Adam, alışveriş yapmaya geldiğimi gördü ve diğer Türklere davrandığı gibi davranmadı. Bu sayede kızkardeşime ipod almıştım:-) Bu önemli bilgi aktarımlarından sonra, yönetimsel ve ticari gelişimim hakkında önemli tespitlerim de olmuştu. Şimdi onu aktarmak istiyorum.

Work&Travel programına gelmeden önce açıkcası yazları, koli paketleme, ürünleri otellerine el arabası ile götürmenin yanısıra bildiğim ingilizcemi az çok kullanarak var olan aile iş yerimizde satışa yardımcı olmuştum. İş deneyimim bu şekildeydi. Tabi aile işyerimizde var olan ilişkileri, bir aile şirketinde, patronun adamı, patronun önemi, yönetici rolünün nasıl şekillendiği, şekillendirildiği ile ilgili önemli bilgileri sonradan edindim. Onu Aile şirketimdeki deneyimleri aktarırken paylaşacağım. Bu kadarlık bilgi birikimim ışığında, Work&Travel programında, Hurricane Harbour’da ki ilk işim, ana restaurantta çalışmak oldu. İlk 1 hafta, yerleri paspas etmemin yanısıra masalarda boş kalan tabakları topluyordum. Sonrasında, patates kızartma, hamburger pişirme gibi işleri öğrendim. Son olarak Kasa yönettim ve o işte çok daha iyi olduğum görüldüğü için 1 ay’a yakın Kasa yönettim. Aslında var olan fast-food restaurantından farksızdı. Fakat hızlı dönen bir fastfood restaurantında saatlik ücret bakımından X bir amerikan vatandaşından %25-%30 oranında daha az almama rağmen, birçoğundan daha fedakar çalıştım. Karşılığında supervisor ım beni 3 aylık çalışma sonrası kutladı. Hatta var olan vaktimin daha yararlı olması normal 8 satlik çalışmamın üzerine fazla mesai talebimde oldu fakat supervısor um bana durumu açıkladı. Hergün yerine haftada 1 alabileceğimi öğrenmiş oldum. Tüm bu kazanımlarımın yanısıra, arada sırada disiplinsiz davranadabiliyordum. Disiplinsizlikten kastım, yaptığım iş hep aynı olunca, duruşumu ya da yaklaşımımı koruyamıyordum. Buna ilaveten, özellikle son 2 hafta lavaboya gidip çok geç geliyordum. Bunlar supervısor umu rahatsız ediyordu. Beni de rahatsız ediyordu açıkcası fakat çok ta önemsemiyordum. Sonrasında, her ne kadar beni kutlasa da, örnek bir çalışan olduğumu belirtmesine rağmen bana eksiklerimi aktardı. Aktardığı eksiklerimin bazılarıyla ilgili açıkcası ABD’ ye ikinci gelişim olan Yüksek Lisans Eğitimime kadar bir harekete geçmemiştim. Özetle, Work&Travel programı bana yararlı geldi. Travel yerine ağırlıklı olarak Work’u seçmiştim ve açıkcası bundan da hiç pişman değilim her ne kadar bazı arkadaşlarım New York’a gitse de, benim pişman olabileceğimi söyleseler de:-) Hayatı bir futbol maçına çok benzetiyorum 90 ve artılar dan ibarettir futbol maçı. İlk 45 dk işi savsaklayadabilirsin ya da sıkı da tutabilirsin. Bu tercihler bize kalmış. Ben disiplin eksikliklerime rağmen aldığım görevlerin, tercih ettiğim görevlerin çoğunluğunu görevimi yerine getirirken kendimi işime adayarak başarılı olabildim. Başarı kelimesinin de göreceli olduğunu kesinlikle unutmayalım. Maddi ve Manevi başarılarda bile hala eksiklikler vardır. O nedenle başarı demek nasıl mümkün olabilir? Steve Jobs’un ürettiği iphone lar o güne göre başarılıydı. Teknolojisi itibariyle bugüne göre başarılı değil. Çünkü ihtiyaca göre kullanılamiyor. Belki ihtiyaca göre tasarım ve teknoloji yeniden ele alınır ve Jobs reedit by iphone isminde bir yapı ile pazarlanırsa tekrardan başarılı olabilir.

2006 yılından bu yana Fimka markasının içerisinde E-ticaret Departmanında yeri geldi adwords yönetimi, yeri geldi sipariş organizasyonu, müşterinin ya da potansiyel müşterinin sorularını cevapladım. 2006 yılından – 2009 yılına kadar Fimka mağazasının içerisinde yer alan Aksesuar satış bölümünde ilk üniversitemden arta kalan vakitlerde gelip satış yapıp, X jenerasyonun deyimi ile ‘Hayat’ı öğreniyordum. Tabi eklemek gerekirse, üniversitede birinci seneme geçince hediye olarak babam bir araç aldı. Sonrasında İngilizce sınavını geçişimi anlattığımda verdiği cevabı da paylaşmalıyım. Çünkü adil bir cevaptı: ‘Bir sene ya da yarım dönem hazırlık sınıfı okusaydın, aksesuar satış bölümü yerine barkod(Mal Kabul) bölümümüzde seni çalıştırırdım. Sen de o sırada hatanı daha net anlardın.’ şeklinde bu cevap sert gözükse de hayatı gerçekten anlamaya yönelik doğru bir cevaptı. Bu açıdan, Aile şirketimiz olan Fimka Centrum’da çalışmaktan kızgın olduğum, kırgın olduğum anlara şöyle bir bakıp durumu değerlendirdiğimde iyi ki çalışmaya devam etmişim. Çünkü karma, Allah’ın adeleti, tevaffuk artık hangi kelimeyi ya da inanca/ kültüre göre yorumlarsanız yorumlayın, çok önemli bir gerçek var. Güzele dair duruş sergilerseniz, sonuçta eninde sonunda güzel oluyor. Velev ki olmadı diyelim, ona da cevabım hazır; oradan alınması gerekilen bir mesaj olduğu yönündedir. Anasayfamda ki yazımda da belirttiğim üzere, sonucuna üzüldüğüm gayretlerim, hedeflerimin aslında beni bugüne hazırladığını görüyor olmam inanılmaz kıymetli bir hediye. O açıdan, esas başarı inanma arzunuzu kaybetmemeniz de saklıdır. Fimka tarafında ki gayret ve çabalarım sonucu baktım, hayata geç kalıyorum:) O nedenle 2013 ayının Kasım ayında acemi birliğim Manisa, usta birliğim Kıbrıs olacak şekilde 6 ay askerliğimi yaptım. Geldiğimde de 4 ay boyunca çalışmadım, yararlı birşey üretmedim ve bunu bilinçli bir şekilde seçtim.

2014 yılı Eylül ayında ise Amerika Birleşik Devletlerinin Kaliforniya Eyaletinin San Diego şehrinde 1 yıl boyunca ‘İş Yönetimi’ üzerine Yüksek Lisans Eğitiminde bulundum. San Diego’da ki eğitimim, deneyimim birçok yönden bence, harikaydı. Evet, yalnızlık zor, sevdiğin insanlar, yemekler, görüntüler belki yanımda değildi fakat yeni deneyimler, kendimi keşfetme sürecim, bu süreçte aptalca aktiviteler, bunların yanında hedeflerimle başbaşa kalmam, belki de bende ki süper kahraman/mentor olma isteği uyandırdı. Aldığım eğitimi, ağırlıklı olarak San Diego State üniversitesinin hocalarından aldım. Okuduğum üniversitenin ismi ‘Uluslararası Kaliforniya İş Üniversitesi’ idi. Özellikle oradaki günlerimde beni etkileyen iki tane önemli insan ile tanıştım diyebilirim. Bir tanesi Brian Hawkins, bir diğeri ise William Howe idi. Açıkcası elde ettikleri ünvandan ziyade, kişilikleri, düşünme biçimleri ve bunu bilgiyle, bilimle bağlama arzuları, girişimleri çok hoşuma gitmişti. Neredeyse her düşünce ölçümlenerek aktarılıyordu, tabi ki eğitimci olmalarının bunda ciddi bir payı olduğunu biliyorum fakat duygularını bu sayede hem kontrol ediyorlar hem de iyiye yöneltebiliyorlardı. 2. üniversite hayatımda açıkcası ilk 2 çeyreklik (quarter) yani 6 ay boyunca disiplinsizlik açısından maksimumu zorluyordum diyebilirim. İlk 6 ay salt olarak aklımın gücüne güvenerek disiplinsiz bir şekilde çalışıyordum ki bu ‘survival education’ adını verdiğim bir yaşam biçimimin parçasıydı. Devamsızlık, derste telefon ile ilgilenme (kulağım çoğunlukla profesorlerdeydi), hatta ünlü beşiktaş-liverpool maçını (tolgay arslanın attığı gol sayesinde elemiştik.) bile bu derslerde izlemiştim. Fakat ‘bir garip düzen’ adlı yazım ve muhtemelen bundan sonra ki birçok yazımda değineceğim üzere, yeni bilgiyi öğrenmek ve hatalı da olsa uygulama arzumdan ötürü, dikkatimi çeken bir konuya, detaya ciddi derecede eğiliyordum. Zaten bu sayede ilk 6 ay üniversiteden atılmadım. Sağolsun, Brian ve William Howe benim yanımda durdular. Peki ben bu 6 ay da niye böyle davrandım sorusuna gelirsek, survival education sürecimin bir parçası olarak, öğrenci kimliği, yaşayabilecek kadar bir aylık maaş (ilk 6 ay- aslında bu Bill Gates’in günlük bir usd ile nasıl yaşanılır konusunda yaptığı araştırmadan esinlenilerek yapıldı – 2000 USD, içine kiram ve mutfak masraflarım dahil, bana sosyal yaşantı için 500-650 usd arası bir para kalıyordu.) ve bu limitasyonlarla istediğim kadınlarla tanışabilecek miyim, ya da nasıl iletişim kurarımı, hayatın tatmadığım, deneyimlemediğim yönlerini ciddi ciddi deneyimlememin yanısıra sıfır noktasına yakınken nasıl sosyalleşilebileceğini öğrendiğim bir süreç oldu. Yine survival education modunun bir parçası olarak, ilk iki ay evsizlerle sohbet ediyordum. Onları neyin, ne gibi duyguların bu hale getirdiğini anlamaya çalıştım tabi yakın çevreme göre bu anlamsız bir hamleden biriydi:) fakat insanoğlunun nasıl bir varlık olduğu konusunda ciddi yardımlar dokundu o sohbetlerin. Buna ilaveten, ilk 3 ay araç almadım, bisiklet ile günde 10 km ye yakın yol yapıyordum. Ciddi derecede survival modu oluşturduğum sınırlar içerisinde yaşamayı hedefledim. Çünkü Batman filminde çok özel bir sahne beni etkilemişti; ‘Neden düşeriz Bruce?’ diye soruyor Bruce Wayne’ın babası, cevabı da kendisi veriyor; ‘Tekrardan ayağa kalkıp, yükselmek’ için. Kendi komfort bölgemi bilinçli bir şekilde sınırlamassam, neden  tekrar ayağa kalkma, yükselme ihtiyacım olsun ki dedim. Kaldı ki benim tercihlerime göre ben 10 üzerinden 3-4 yıldızlı bir yaşamı deneyimledim. Evsizler 2 yıldız civarıydı gözlemlerime göre. O sayede, varlığı ve yokluğu daha adaletli değerlendirir ve ilerlemek için doğru olanı ne ise onu yaparım dedim. Ve nihayetinde doğru sonuç üreten bir tercihte bulunmuşum. İlk 6 ay lık bu süreçten sonra, son 6 aylık süreç bu performansın çoğunlukla zıttıydı:) ABD ye giderken, önce kendime sonra babama söz vermiştim. Yüksek lisans programı 1.5 yıldı. Oraya giden çoğu kişi uzatabildiği kadar uzatıyordu. Bense 1 yılda bitirip geleceğim demiştim. Fakat, ilk 6 ayda ki notlarla ikinci 6 ay çok daha zorlu olacağa benziyordu. 3. ve 4. çeyrekliklerde 100 üzerinden ort. 85 in altına düşmessem, üniversite tarihinde ilk kişi olacaktım MBA’i bir yılda bitiren:-) Açıkcası ikinci 6 ayımda çok organize ve düzenli çalıştım. Karşılığını da aldım. Hatta bu bir yıllık sürecimin en önemli olayı, hatta hayatımın en önemli olayı, şuan ki mustakbel eşim Sn. Sinem KÖSELİÖREN ile tanışmam, görüşmem olmuştu. O tanışma ve aşık olduğumu anladığım süreçten sonraki 6 ay da evlenmiş olduk:-) Bu durumu kendimce nasib ve kader olarak nitelendiriyorum çünkü istediğim insan olduğunu ilk gözlerine baktıktan sonra öğrenmişim de meğer aşık olduğumu hissettikten sonra anlamış oldum:) Aslında hayatımın en önemli deneyimi ve olayına daha fazla vakit ayırmak isterim ama bu blog’un kuruluş amacını aşan derecede önemli konu:) o nedenle konuyu burada kesiyorum.